AYNA....:

1977 tarihinde tanışmıştım muhterem merhum Prof. Dr. Haydar Baş hocamla. 1980'de mürebbî-merebbâ (sonunda ? yok) düzeyine çıkmıştı birlikteliğimiz. 

AYNA....:
Müslim Karabacak

AYNA....:

Acı-tatlı, hüzünlü-neşe kaynağı, dertli-tasalı nice hatıralar barındırır o yıllar.

Mudanya'da idim.

Bana ulaşamayanlar aile bireylerimi aradılar.

Hocam seni arıyor dedi uzun uğraşı sonucu telefonumdan bana ulaşabilen arkadaş.

"Hocam seni arıyor" cümlesinin nasıl bir ağırlık taşıdığını bilen bilir.

Hemen hocamı ara dedi devamında.

Telefonundan kendisine ulaşıp; "Müslim bir konu var ama telefonda çözemeyiz, buraya gelmen lazım" cümlesi mübarek fem-i muhsinesinden dökülünce endişem zayii olmuş, tarifi imkânsız bir sevinç kuşatmıştı beni, yanına davet etmenin mutluluğunu da ekleyerek.

Çokça hayır barındıran bir işin layık olmadığım halde hissedarı etmişti beni.

"Bu işi çözse çözse sen çözersin" sözü 1981'e, lise son sınıf öğrencisi olduğum yıllara taşımıştı beni.

O yıllar bir şey yapacak olsam mutlaka danışır iznini isterdim.

Bir, iki, üç, mübarek baktı bunun arkası gelmeyecek, bir Cuma günü, Kemeraltı'nda baba yadigârı o meşhur mağazada otururken yanına vardım, niyetimi anladı, mütebessim bir çehre ile bana baktı ve: "Müslim! Sana destur, ne istersen yapabilirsin" dedi. O desturun bereketiydi ben lise son sınıfı devlet memuru olarak bitirdim. 

Gün içinde ilk işi himmetleriyle hayırla sonlandırmıştık.

Hayır üzre olanın hayatı hayır için hep aktif olur ya, akşam iki kardeşimizin sözü vardı.

Oldukça kalabalık bir aile meclisindeydik artık.

Beklemediğim bir anda mübarek sesi ile kendime geldim: Konuş Müslim!

Beklediğim zamanlar da olurdu, çok beklerdim, beklediğimle kalırdım.

Gün içinde yaşanmış olumlu havanın heyecanıyla konuşmaya başladım:

-Muhterem Hocam! Malumunuz, büyük manâ insanı Abdulkadir Geylanî için şöyle bir menkıbe anlatılır: Bağdat'ta mescidde vaaz verirken ne zaman cennetten bahsetsem cemaattekiler kendi iç âlemlerine dalar, cennette dolaşmaya başlarlardı.

Ama, ne zaman cehennemden bahsedecek olsam, herkes yanındakine "işte cehennemlik" biri diye göz ucuyla süzmeye başlardı...

Gülümsemesi geçince devam ettim.

Bu misal dedim, gerek biz ilahiyat eğitimi almışlar, gerekse sonradan ilahiyatçılar (gülüşmeler), Allah Resûlü kıyamet alametlerini sanki bizim dışımızdakiler için haber vermiş gibi anlatırız. Oysa Allah Resûlü bu alametleri biz ümmetini ikaz sadedinde, kendilerine çeki-düzen versin diye haber vermiştir. 

Bize düşen, haber verilen bu alametlerden bizde var mı, yok mu diye düşünmektir.

Varsa, nasıl uzak dururum, kendimi nasıl koruyabilirim?  

Sözümü kesip; "duyuyor musunuz Müslim hocanın dediklerini?" sorusuna "evet, duyuyoruz" cevabını verenler anlattıklarımın şahididirler. 

Evet, önce, ben düşünmeliyim bu Nebevî birer mucize mesabesinde kıyamet alametlerinden bende var mı? Kaç tanesini taşıyorum? Ne yapar, yasıl yapar ve bunlardan kendimi güvende tutabilirim.

Yani aynayı başkalarına değil kendime tutmalıyım, eğer sözlerimde, iddiamda samimiysem.

Ebû Cehil

Eleştirel çok şey söylemek mümkün olsa da hiss ü heyecanımıza tercüman olduğu için her seferinde ilk kez gibi izlediğimiz 'Çağrı Filmi'nde bir sahne var.

(Senaryosunu Ümeyyeoğulları yazmış, günümüz Sufyanîleri de sponsor olmuş gibi).

Bir avuç sahabi, aralarında Rahmet ve şefaat Nebî'si, Yüce Allah'ın: Kalk ve açıktan kaçınılmaz son ile korkut, hakikati/tevhidi ilan et" emrini yerine getirmek için Kâbe'nin etrafındalar.

Mekke müşrikleri, olanca kin ve nefretlerini kuşanmış, ellerinde taş, sopa ve sair ne varsa onları engellemeye çalışıyor.

Tam o esnada Hz. Hamza olay mahalline varıyor.

Yüzü gözü kan revan içinde kalmış bir avuç insan, aralarında yeğeni Muhammed (s.a.a).

Mazlumları savunmaya mecbur hisseder kendini ve Ebû Cehil ile tartışmaya, hatta onu aşağılamaya başlar.

Ebû Cehil'in: "Senin yeğenin yalancının biridir" sözüne verdiği şu cevabı ben yeri gelince hep kullanırım: "Konuşturmadınız ki, nerden biliyorsun yalan söylediğini?"

Nice hakikat eri aynı kaderi yaşamadı mı; konuşmasına müsaade etmeyenlerce yalancılıkla itham edilen… 

Resulüllah'a "sefih" deyince de Hz. Hamza'nın (ve men esfehu minke/senden daha sefihi mi var?) deyip Ebû Cehl'in suratına indirdiği tokat, yukarıdaki sözü kadar paha biçilmezdir.   

Filimde geçmeyip tarih kitaplarında yazdığına göre (merhum hocam Hacı Sefer Efendi anlatmıştı) ki, Ebû Cehil Mekke'de saygın bir kişiliğe sahiptir. Ebu'l Hakem/Bilgeliğin Babası'dır, Mekke'nin liderliğini yapmıştır. Öyle tırışka biri değildir hani. Adamları, bu olay sonrası Hz. Hamza'ya saldırmak ister, müsaade etmez Ebû Cehil.

Niçin sorusuna cevabı ibretliktir.

"Bana kızıp Müslüman olur diye korktum."

Bütün itibarını yerlere seriyor, kişiliğini üç kuruşa tenzil ediyor, ne için?

Dindaşını, davâ arkadaşını kaybetmemek için.

Huzur hakkı, Muzur hakkı

Kimi bir işte görevlendirip (yaptığı işin karşılığı olarak) bir ücret verdiysek, onun bu ücret dışında alacağı her şey (kamuya) hainliktir." (Ebû Dâvûd, İmâre, 9-10)