MÂRİFETULLAH II.....

                                                             

  Âlim eşyayı tanıyandır. Bakar ki muazzam bir nizam, bir düzen var, “Bu kadar mükemmel bir nizamın, mükevvenâtın sahibi olan Zât-ı Barî ne yücedir” diye bir muhakeme ile Allah’tan çeşitli yönleriyle beraber, nasibine göre korkar.  Zikrullah bir kalbe hâkim olduğu zaman, Cenâb-ı Hakk o kulunun kalbine tecelli eder. Kulun kalbine ne kadar tecelli olursa, Yaradanını o nispette tanır. İnsan Rabbini ne nispette tanırsa, O’ndan o nispette korkar. İbn Mes’ûd’dan (radiyallahu anh); “O, ‘Allah’tan nasıl korkulması gerekirse öyle korkun!’ (Âl-i İmrân, 3/102) âyetini şöyle tefsir etmiştir: O’na itaat etmek, asla karşı gelmemek, şükretmek, asla nankörlük etmemek, zikretmek ve asla unutmamak.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’de. Heysemî, Mecma’ VI, 326)

MÂRİFETULLAH II.....
Prof. Dr. Haydar Baş

MÂRİFETULLAH II.....

 Tabii ki, korkunun iki veçhesi vardır. Aklı ile insan Allah’ın azabından korkar, kalbi ile rahmetinin, aşkının mahrumiyetinden korkar. Aklı çalıştıran nefsanî duygular olduğu için, o hep kendi menfaatine olan neticeleri düşünerek Allah’tan korkar. Onun neticesi de Cennettir, Cehennemdir. Cehenneme gireceğim diye akıl nefse telkin eder, dolayısıyla ondan korkar. “Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve âlihi) buyurdu: Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim gece yol alırsa hedefine erer. Dikkat edin! Allah’ın malı pahâlıdır. Dikkat edin! Allah’ın malı Cennettir.” (Tirmizî, 983; Seyyâr b. Hâtim an Ca’fer b. Sül. an Sâbit an Enes senedi ile tahrîc etti)

   “Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Allah korkusundan ağlayan kişi, (hayvanın memesinden çıkan) süt memeye dönünceye kadar, Cehennem’e girmez. Allah yolunda tozlanan kulun tozları ile Cehennem dumanı kesinlikle bir araya gelmez.” (Tirmizî, no. 1633 ve Nesâî, Cihad 8, VI, 12; Hennâd an İbni’l-Mübârek ani’l-Mes’ûdî an Muh. b. Abdirrahmân an Îsâ b. Talha asl-ı senedi ile tahrîc ettiler)

   Bu öyle bir sevgi, öyle bir sevdadır ki, bunun tadını anlatmak mümkün değildir. Rahmetten mahrum kalma endişesi, havfullahtır. Asıl Allah korkusu da budur. Ama kalp yoluyla Allah’ı tanıyan insanın korkusu Cehenneme girme korkusu değildir. “Ya Rabb’im, beni rahmetinden, sevdasından, aşkından mahrum ederse?” diye korkar.

   Ârifibillah olan şahıslar hep Allah’ı, Allah’ın Zâtını isterler. Korku o tecelliden, o Zât-ı Bâri’nin cemalini müşahadeden, aşkından mahrumiyettir. Asıl korku budur. O sahaya geçmemiş insanlarda aklıyla nefsini kontrol ve muraakebe altına aldığı için, onların korkusu da Cehennemdir. Kulluk odur ki, Cennet-Cehennem endişesinden değil, daha öteye geçip Cenâb-ı Hakk’tan mahrum kalmaktan korkmaktır.

   Furkan, “bâtılı haktan, hakkı bâtıldan ayıran” demektir. Mü’min taat ve ibâdetle, takva ile bu sıfatı kazanır. “Ey iman edenler! Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız sizin için bir furkan kılar ve sizin günahlarınızı örter ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.” Süslü kelimelerle, debdebeli laflarla insanlara birtakım şeyler anlatılabilir. Allah bize o yapılanların, anlatılanların doğru mu yanlış mı olduğu ölçüsünü takva sahibi olduğumuz zaman veriyor. Bizi furkan sahibi yapıyor. Onun için bir Müslümanın İslam’da da,İslam’ın kademelirinde de terakki etmesi lazım. Takva sahibi olması lazım. “İnandım” diyen Müslüman, Müslümandır. Ama kendisini de ciddi yanlışlardan, tehlikelerden koruması gerekir. Bu tehlikelerden koruması için de furkan sahibi olması lazım. Yani hikmet sahibi olması lazım. Yanlışı doğrudan ayırması, Allah’ın muradını kavraması lazım. Bunu kavrayamadığı zaman kendisi için zararlı olanı faydalı zanneder. Bunun içinde takva ehli olmak lazımdır.  Takva ehli olmak Allah’tan korkmaktır. Allah’ı sevmektir. “O’nun muhabbetini kaybedeceğim” endişesini insanın kendi derûnunda, ruhunda, nefsinde yaşaması demektir. Cenâb-ı Hakk bunu yaşayan kulun kalp gözünü açıyor. Basiretini açıyor. Bu durumda o kul, hakkı bâtıldan ayırt etme ölçülerini tek tek yakalıyor. Böylece yanlışa düşmekten, Cenâb-ı Hakk tarafından ihsan edilen ölçü ile kendini koruyor. Ama sadece “Ben bu işi anlarım, akıl yoluyla kavrarım, hâllederim” demek sûretiyle taat ve ibâdetten uzak olur ise, çok ciddi badirelere düşer. O badirelere düştüğü zaman da aslolan itikadını, imanını kaybeder. Kazanacağım derken bu sefer hüsrana uğrar. Yine Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerim’de; “(Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak ulu’l-elbâb/kalp ehli bunları hakkıyla düşünür” (Zümer: 39/9) buyuruyor.

 

 

Prof.Dr. Haydar BAŞ   Dua ve Zikir Kitabı sayfa : 559 /570

     Yazıyı hazırlayan: Gökhan Demir