ÂLEMLERİ SEYR VE VUSLATIN BASAMAĞI- II…..

Dünden devam eden    

  Mi’rac mucizesinin gerçekleşme seyrine geçmeden önce, bu ayet-i kerimenin işaret ettiği sırları vurgulamak uygun olur:

ÂLEMLERİ SEYR VE VUSLATIN BASAMAĞI- II…..
Prof. Dr. Haydar Baş

ÂLEMLERİ SEYR VE VUSLATIN BASAMAĞI- II…..

Onu, ona mânâsındaki “hu” zamirinde iki vecih, iki yön vardır. İlkine göre Mi’rac’ın hikmeti, “O’na ayetlerimizden bazısını gös­termek için” buyruğu gereğince, Hz. Peygambere Hakkın kudret ve azametini göstermektir. Diğer açıdan ise, “O’nu, (âlemlere rahmet olan Allah Resulü’nü) ayetlerimizden olarak gösterelim için isra ettik” mânâsı hâkim olur ki, bu sûretle Mi’rac’ın hikmeti, Peygam­berin (s.a.v.) Kendisini bir ayet olarak kâinata takdim etmek olarak ortaya çıkar. Nitekim, İbn Atiyye vb. müfessirler bu mânâyı tercih etmişlerdir. Ayetin devamını ise, “hakikaten O kuldur, ancak ke­lamımızı işiten ve Zâtımızı gören” tarzında mânâlandırmışlardır. Ancak ru’yet kudreti, bir Hak tecellisidir. O kudreti, kuldan veya akıldan görenler yanılır. Allah göstere ki, görüle.

Buharî ve Müslim’in rivayetlerine göre; Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’de hane-i saadetlerinde (bazı rivayetlere göre amcası Ebu Tâlib’in kızı Ümmühani’nin evinde) iken veya Harem-i Şerif’te bulunurken Cebrail (a.s.) gelmişler, mübarek kalplerini açmışlar, Zemzem ile yıkayarak içini hikmet ve iman nuru ile doldurmuşlar­dır. (Buharî, 1/91; Müslim, 1/148)

     “İnşirah-ı Sadr” olarak bilinen bu vaka daha önce çocukluk yıllarında da Kutlu Nebi’ye uygulanmıştı. Hakikaten Rabbanî gü­zelliklerin galebe çaldığı, beşerî tabiatın kudsiyet âleminin esrarına tâbi olduğu arınmış kalp, Hakk’ın muhatabı olur. Allah sevdiği ve seçtiği insanların kalplerini böylece arındırır, katına layık kılar. Ni­tekim, gönül sahiplerine Hak katından bir davet olan, “Ey arınmış, mutmain olan nefis! Rabbin senden razı ve sen de O’ndan razı ola­rak dön Rabbine!” (Fecr, 27-30) hitabı, ayet-i kerime ile kıyamete dek ebedî­lik kazanmıştır.

 

      Bir gün Hz. Peygambere soruldu: “Şerh-i Sadr nasıl olur, ey Al­lah’ın Resulü?” Efendimiz; “İnsanın kalbine öyle bir nur gelir ki, o nur kalbini açar” buyururlar. Ashab-ı Kiram (r.a.); “Bunun alameti nedir?” diye tekrar bir soru yöneltirler. Resul-i Ekrem şöyle cevap verir: “Onun alameti, insanın şu aldatıcı dünyanın gösterişine ka­pılmayarak cavidanî hayatı özlemesi, ölmeden önce ölüme hazır­lanmasıdır.” (İbn Sa’d, Tabakât, 1720; Tirmizî, Sünen, 5/301)

Bu cümleden olarak kul, Hakk’ın nurunun dolduğu kalplere gönlünü açar, Hakk’ın seçtiği insanları dost edinebilirse İlahî tecel­lilerin muhatabı olmaya başlar. Elçisinin kalbini Cebrail vasıtasıyla açan Hak Teâlâ, kullarının kalbini de dostları vasıtasıyla açar ve tecelli mahalli olarak seçer.

Allah Resulü’nün kalbinin iman ve hikmet nuru ile doldurulma­sından sonra Halık’a yolculuk başlar. Cebrail (a.s.), Burak’ı hazır bulundurmaktadır. Katırla merkep arası, gemi vurulmuş ve eyer­lenmiş bir hayvandır, Burak.

Burak, Allah Elçisi’ni görünce şaha kalkar! Hz. Cebrail bunu itaatsizlik kabul ederek müdahale eder; “Kendine gel ey Burak! Yemin olsun ki, Haşir sabahına kadar Muhammed Mustafa kadar şerefli bir insan senin sırtına ne binmiştir, ne binecektir” der. Ri­vayete göre Burak utanır, tatlı bir mahcubiyetle terler içinde kalır.

   Burak, maneviyat âleminden de gelmiş olsa, neticede bir hayvan­dır. Hayvanlar bile O’na aşıktır. Bir hayvanın gösterdiği bu edep ve teslimiyete karşılık, Hakk’ın tecelligâhı olan insanın, edepte nasıl bir tavır takınması gerektiğini takdirlerinize bırakıyoruz.

Resulûllah, Burak’ın sırtında, Hz. Cebrail ise hayvanın yularını tutmaktadır. Nasipli bir hayvandır, Burak. Zira, Peygamberi tanı­mak, O’nunla tanışmak ve O’na inanmak bir nasiptir. Yıldırımdan hızlı yürüyüşü ile Allah Resulü, mü’minlerin ilk kıblegâhı olan Mescid-i Aksâ’ya misafir edilir. Fahr-i Kainatı bu aziz mekânda, Allah’ın Halili Hz. İbrahim, İsa Ruhullah, Musa Kelimullah ve in­sanlığın atası Adem Safiyyullah Efendimiz gibi birçok peygamber karşılamışlardı. Kutlu Elçi, burada bir bayram şenliği içinde pey­gamber ve meleklere imam olarak iki rekât namaz kıldırmışlardı. Bugün, tahrif ettikleri dinlerinin saplantılarından kurtulamayan Ya­hudi dünyasının gerçek kimliğini bulması, ancak Hz. Peygamberin arkasında safa duran Hz. Musa’nın (a.s.) Mi’rac esnasında vurgu­ladığı mânâyı yakalamalarıyla mümkün olur. Zira, Hz. Musa, bir İslam peygamberidir. Dolayısıyla, âlemlere rahmet olan Hz. Mu­hammed’in (s.a.v.) arkasında safa durmasıyla Yahudilere de güzel bir örnektir. Ancak, görmek için göz gerek.

Diğer yandan; hiçbir ırk ve renk ayırımı yapmadan şunu ifade edelim ki, Mescid-i Aksâ mü’minlerin ilk kıblegâhı ve Mi’rac’ın ilk durağı olması münasebetiyle, bugün mü’minlerin elinde olma­lıydı. Yahudi ırkından oldukları için değil, yukarıda belirttiğimiz üzere Hz. Muhammed (s.a.v.) gerçeğine ve davasına ters düştükleri için, Mescid-i Aksâ’nın bu kavmin tahakkümü altında oluşu, bu muazzez davanın harim-i ismetine saplanmış bir oktur.

 

Prof.Dr. Haydar BAŞ   Rahmeten li’l-Alemin cilt 1 Kitabı sayfa : 291 /298

Yazıyı hazırlayan: Gökhan Demir

 

Devam edecek